Hoppa till huvudinnehåll
Turkey
9 min läsning

Kılıf Değiştirmiş Demokrasi

Son zamanlarda Türkiye, ülkeyi demokratikleştiren reformlara imza atmıştır. Buna rağmen aynı hükümet daha da çok muhalif ve yazarı hapsetmiştir. Bu nasıl olur? Gazeteci yazar Muhsin KızılkayaTürkiye’nin şeffaflığa doğru giden dolambaçlı yolununun resmini çizer – ve önemli bir probleme işaret eder: Bir şekilde hep var olan eksik bir demokrasi.

Credits Text: Muhsin Kızılkaya 08 januari 2013

Yeryüzünde, teokratik bir yönetim biçiminden Cumhuriyet gibi bir yönetime biçimine, oradan da demokratik bir nizama geçmeye çalışan hangi ülke Türkiye Cumhuriyeti gibi meşakkatli bir süreçten geçti bilmiyorum.

Böyle bir düzene geçerken, daha yolun başında o ülkenin halkına yaklaşık 90 yıl boyunca yaşanan tüm korkunç felaketleri yaşayacakları söylenmiş olsaydı, acaba Türkiye halkı bütün bu acılar pahasına böyle bir yönetim biçimine razı olur muydu? Yani demokrasiyle idare edilmenin kendilerine bu kadar pahallıya patlayacağı söylenseydi, “hayır, bütün bu sözünü ettiğiniz şeyleri yaşamayalım, biz demokrasi falan istemeyiz,” der miydi?

Biliyorum, tarih bu tür sorulardan hoşlanmaz. Her dönemi kendi şartlarıyla değerlendirir ve öyle devam eder yoluna tarih. Öyle de demokrasi, bedeli bu kadar yüksek bir değer midir? Yani onun için her şeyi göze almak gerekir mi?

Bu soruya verilecek cevap, tereddütsüz “evet” olmalı. Çünkü insanoğlu, yeryüzünde henüz demokrasiye alternatif olabilecek daha adil, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü bir rejim keşfetmiş değil.

O yüzden Türkiye halkı, günün birinde herkesin eşit yaşadığı, devletin halkının hizmetinde olduğu, kimsenin kimseye zulüm etmediği, haksızlıkların asgariye indirildiği gerçek bir demokratik nizama kavuşmanın hayalini kurarak bugüne kadar geldi.

Bu süreç içinde, gerçek demokrasiye kavuşmak için, işin doğrusu çok da katılımcı olmadı. Sadece seçim döneminde sandığa gidip oy vermekle yetindi. Nasılsa onların yerine düşünen birileri vardı. Yöneticileri her şeyi çok iyi biliyordu. Zor durumlar karşısında devlet denilen aygıt her şeye bir çözüm bulurdu nasılsa. Çünkü devlet her şeye muktedir, her şeye kadirdi.

Devlet bazı devrimlerle yüzünü gösterdi önce. Devleti yönetenler, kafalarına şapka geçirdiler, halka da şapka takmayı zorunlu kıldılar. Bir gecede yüzyıllardan beri kullanılan Arap alfabesi kaldırıldı, yerine Latin alfabesi getirildi. Buna benzer bir yığın değişiklik halka “devrim” olarak anlatıldı. Toplumun geçmişiyle olan bağları kopartıldı, kendine özgü bir laiklik anlayışıyla din toplumsal hayatın dışına çıkartıldı, her şeyin tepesine de “yeni bir din” gibi kendine özgü bir laiklik anlayışı yerleştirildi.

Yöneticileri halka böyle bir düzen öngördüler, halka da buna uyacaksın dediler. Yani Batı’dan (Avrupa) almış oldukları özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi kavramlara, biçimlendikleri anavatanlarındaki anlamın dışında, kendilerinin bulduğu “alaturka” bir anlam yükleyip, bunun mükemmel nizam olduğunu empoze etmeye çalıştılar. Kuralları onlar koyuyor, halka da o kurallara uymak kalıyordu. Her şeyin kırmızıçizgileri vardı, o çizgiyi aşanlar en ağır cezalara çarptırılıyor, bazen de bu durum hayatlarına mal oluyordu.

Çünkü onlara göre demokrasi, düşünce ve fikir özgürlüğünün esas alındığı, her yurttaşın şiddeti teşvik etmediği sürece her türlü aykırı fikri dillendirebildiği bir düzen değil, kendi ceberut iktidarlarını korumak ve sürdürmek için bulunmuş süslü bir kılıftı. Nasılsa halk cahil, kendileri de yer şeye muktedirdi.

Sadece onların söyledikleri doğruydu. 1923’ten itibaren, Cumhuriyeti kurmuş olan elitlerin partisi (CHP) tek başına ülkeyi yönetmeye devam etti. 1946 yılına kadar geçen 23 yıllık süre zarfında ülke, hiçbir muhalefete izin vermeden bir baskı rejimiyle idare edildi. Memleketin selameti için bulunmuş en iyi ideoloji olarak addedilen Kemalizm ideolojisi toplumun bütün dokularına nüfuz etti. Kemalizm dışındaki bütün ideolojiler “zararlı fikir” olarak kabul edildi. Özellikle sol fikriyata sahip aydınlara, yazarlara, sanatçılara karşı olağanüstü bir baskı uygulandı. Komünizm fikri çok tehlikeli bir fikir olarak halka anlatıldı. Zaten toplumun dışına çıkartılmış olan dinci fikirlerin yanında komünizm de bir “öcü” olarak gösterildi. Şair Nazım Hikmet sudan sebeplerle tutuklandı, yıllarca hapis yattıktan sonra ülkesinden kaçmak zorunda kaldı. Romancı Sabahattin Ali, bir istihbarat ajanı tarafından kafası kalasla parçalanarak öldürüldü. Rejime muhalif olan, kendisine özgü bir tasavvuf ve dini anlayışın savunucusu olan Kürt asıllı Sad-i Nursi ülkenin çeşitli illerinde uzun yıllar yaşadığı sürgün hayatından sonra öldüğünde cesedi alınıp bilinmeyen bir yere gömüldü.

Cumhuriyet’ten önce, Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Laz, Çerkez, Alevi, Suni, Yezidi; yaygın deyimle 77 milletin bir arada, herkesin kendi kültürüyle, gelenek ve inancıyla, kendi diliyle yaşadığı dönem sona erdi, bütün bu halklardan bazıları sürüldü, bazıları kıyıma uğradı, bazıları azınlık statüsüne alındı, bazılarının da varlığı inkar edildi.

Çok kısa bir sürse içinde her şey tekleştirildi. Bu tekçi zihniyet her şeye egemen kılındı. Vakti zamanında bu toplumu bir arada tutan “ortak bilgelik” yok edildi, onun yerine tamamıyla Türk etnik topluluğuna ait olan değerler konuldu ve bu değerler herkesin “ortak değeri” sayıldı. Bu “tekçi” fikri yaygınlaştırmak isteyene sonsuz özgürlük tanındı. Bunun dışında bu ülkenin vakti zamanında çok kültürlü olduğunu, bu çok kültürlülüğün bir zenginlik olduğunu, Türkçenin dışında başta Kürtçe olmak üzere şu anda yasaklanmış başka diller, kültürler olduğunu, bunları yaygınlaştırmak ve önündeki engelleri kaldırmak devletin görevi olduğunu söyleyenlere ise ağır yaptırımlar getirildi. İtalya’nın faşist döneminden alınma ceza yasalarıyla fikir ve düşünce özgürlüğü kısıtlandı. Yetmedi her on yılda bir askeri darbeler yaşandı. Yeni anayasalar yapıldı ve her anayasayla özgürlükler biraz daha kısıldı.

Devlet kutsandı. Devlet, vatandaşlarını koruyan bir aygıt olmaktan çıktı, tam tersine kendisini vatandaşına karşı koruyan bir nitelik aldı. Bu amaçla yasalar çıkartıldı. Kitaplar yasaklandı, filmlere sansür uygulandı, partiler kapatıldı; derneklere, sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına izin verilmedi.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle her şey alt üst oldu. O zamana kadar kör topal ilerleyen demokratik nizam tepe taklak edildi. Kazanılmış bütün haklar geri alındı. Geçmiş dönemlerde, birçok insanın uzun uğraşlar sonucu, bedeller ödeyerek elde ettiği birçok özgürlük rafa kaldırıldı. Örgütlenme özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Bütün siyasi partiler ve dernekler kapatıldı. Parlamento fesih edildi. Yüz binlerce insan gözaltına alındı. Binlercesi işkenceden geçirildi, cezaevleri toplama kamplarına çevrildi, kötü muamele ve eziyet gündelik hayatın bir parçası haline geldi.

1984 yılında başlayan PKK eylemleriyle birlikte Türkiye bambaşka bir merhaleye girdi. Cumhuriyet tarihi boyunca birkaç kez başkaldırmış oylan Kürtler her defasında ağır bedeller ödedi. Dersim’de olduğu gibi katliamlar yaşandı ve her defasında bu isyanlar bir biçimde bastırıldı. PKK isyanının da benzerleri gibi bastırılacağı varsayıldı ama bu kez öyle olmadı. Uzun sürdü. Sürdükçe de ülkenin kaynakları emildi, şiddet arttı, toplumun kimyası bozuldu. Binlerce Kürt köyü boşaltıldı, köylerinden kopmuş olan insanlar büyük şehirlere göç ederek, bu şehirleri kocaman birer köye dönüştürdü.

İsyanı bastırmakta güçlük çeken devlet düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya ağırlık verdi. 1990’ların başında kabul edilen Terörle Mücadele Kanunu’yla bütün muhalif sesler kıstırılmaya çalışıldı. Başta Yaşar Kemal olmak üzere ülkenin önde gelen birçok aydını, yazarı, sanatçısı, o zamanki adıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılandı. İsveç vatandaşı olan, kitapları Kürtçeden Türkçeye çevrilen Mehmed Uzun’la ilgili davalar açıldı. Sürgün Kararnamesiyle, birçok Kürt şehrinde yaşayan birçok aydın ülkenin başka şehirlerine sürgün edildi.

Bunlar da yetmeyince faili meçhul cinayetler dönemi başladı. Yasaların susturamadığı birçok aydın, gazeteci hunharca yöntemlerle öldürüldü. Uğur Mumcu, Musa Anter, Turan Dursun gibi farklı görüşten gazeteciler, yazarlar, bilim adamları ortadan kaldırıldı.

Devletin derinliklerine nüfuz etmiş olan gizli bir yapılanma -ki birçok araştırmacı bu yapılanmaya “derin devlet” adını koydu- muhaliflerin, Kürtlerin, solcu aydınların arasına daldı ve önüne geleni katletti. Ülke bir anda neredeyse bir kan deryasına dönüştü. Bütün bunlar olurken devletin kendisini dönüştürmek için en ufak bir gayret göstermemesi bu dönemde olan umutsuzluğu daha da arttırdı.

İşte ülke 2000’li yıllara böyle bir atmosferde girdi. 2003 yılında iktidara gelen Ak Parti bir anda neredeyse 50 yıllık bir hayal olan Avrupa Birliği fikrini tekrar canlandırdı.

Bir anda sanki sihirli formül bulunmuştu. Ne cumhuriyetin empoze ettiği suni şeyler, ne solcuların öne sürdüğü devrim, ne İslamcıların önerdiği şeriat, hiçbir şey bu ülkede yaşayan bütün halkın “ortak ideali” değilmiş meğer, meğer ortak ideal Avrupa Birliğiymiş! Bunu anlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AB’nin istediği bir yığın düzenlemeyi hızla Meclis’ten geçirdi. Sanki ülkenin önü açılmış gibiydi.

Avrupa Birliği’ne yakınlaşmış olmak devleti dönüştürdü. Bu da Erdoğan’ı güçlendirdi. O zamana kadar ülkeye şeriat getirecekler diye korkulan Erdoğan ve ekibi, birçok tabuyu yıktı. 2007 yılında “derin devlete” karşı Ergenekon adında bir operasyon düzenledi. Yıllardır siyasi iktidarlara istediklerini yaptıran “askeri vesayete” karşı bir savaş başlatıldı. 2009 yılında da, bugüne kadar hala rayına sokamadıkları “Kürt açılımı”nı başlattı.

Aynı anda, Cumhuriyet tarihi boyunca horlanmış ve “ötekileştirilmiş” olan Alevilere karşı devlet yumuşadı, tarihte ilk defa bir Cumhurbaşkanı (Abdullah Gül), Alevilerin ibadetgahı olan bir Cem Evi’ni ziyaret etti.

Kimisinin “demokratikleşme” kimisinin de “Kürt açılımı” dediği hamle ülkenin yarasına henüz merhem olmuş değil, ama bugün devletin günde 24 saat yayın yapan Kürtçe bir kanalı var. Kürtçe okullarda seçmeli derstir artık. Üniversitelerde Kürtçe bölümler var. Artık hiç kimse Kürt olduğu için aşağılanmıyor. Kürtçe bir eğitim öğretim dili değil ama bu alanda da mesafeler alınmış, yoğun olarak tartışılıyor.

Buna karşın, 2010 yılında başlatılan KCK operasyonuyla, seçilmiş birçok Kürt asıllı belediye başkanı ve siyasetçi içeri alındı. Bu tutuklanmalardan, aralarında Muharrem Erbey’in de bulunduğu birçok yazar ve gazeteci de nasibini aldı. Sanıklara, kendi anadilleri Kürtçeyle savunma yapmalarına izin verilmeyince bu dava uzadıkça uzadı. Ben bu yazıyı yazdığım sırada, ülkenin birçok cezaevinde, sayıları bine yaklaşmış olan tutuklu ve hükümlüler, anadille savunma talebi de dahil olmak üzere birçok talep için açlık grevi yapıyordu. Buna karşın hükümet de, anadille savunmayı yasal olarak serbest bırakan bir düzenlemeyi Meclis’e getirmeye çalışıyordu.

KCK operasyonları, açlık grevleri, Başbakan Erdoğan’ın AB fikrinden vazgeçip tekrar idamı geri getirmeye dair ettiği laflara rağmen, bir türlü çözülemeyen ve her geçen gün biraz daha ağırlaşan Kürt sorununa rağmen, tutuklu birçok gazeteciye rağmen, Türkiye halkı hala umudunu koruyor gibi geliyor bana.

Eğer devlet tamamen Avrupa Birliği fikrinden vazgeçerse, AB’nin kapattığı gibi kapıyı o da kapatırsa işte o zaman felaket olacak. Bu ülkenin ortak umudu sönecek ve belki ülke o zaman büyük bir altüst oluşla karşı karşıya kalacak.

Çünkü şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Türkiye Cumhuriyeti devleti şu ana kadar yaptığı bütün reformları, halkı istediği için değil, Avrupa Birliği istediği için yaptı.

Halk pek kimsenin umurunda değil!

Like what you read?

Take action for freedom of expression and donate to PEN/Opp. Our work depends upon funding and donors. Every contribution, big or small, is valuable for us.

Ge en gåva på Patreon
Fler sätt att engagera sig

Sök